Gelecekte gerçekleşeceği düşünülen bir olayın önceden sezilmesi tarih boyunca “kehanet” olarak adlandırıldı. Psikoloji alanında ise bu kavram, “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” başlığıyla davranışların kaderi nasıl şekillendirdiğine dair güçlü bir metafora dönüştü. Bu yazıda Kral Oidipus’u, alışıldık Oidipus Kompleksi çerçevesinin dışına çıkararak; cinsellik, yazgı ve insan doğasının kuramsal kökleri üzerinden yeniden ele alıyoruz.
Bu yaklaşım, Freud’un metne yaptığı klasik yorumdan tamamen bağımsız değil; fakat onun kuramını sorgulayan, yer yer eleştiren ve mitin sunduğu katmanlara farklı bir açıdan bakan bir konumdan ilerliyor. Yazının akışı sırasıyla Sophokles’in yaşamına, Kral Oidipus’un metinsel bağlamına, Freud’un kavramsal çerçevesine, Anna Freud’un konudaki etkisine ve günümüzde cinsellik kuramlarıyla ilişkilendirilebilecek yeni okumalara yer veriyor.
Bir yazarın eserini kendi yaşamından tamamen bağımsız üretmesi imkânsıza yakındır. Bu nedenle Kral Oidipus’u anlamanın yolu, Sophokles’i tanımaktan geçer.
M.Ö. 495’te Kolonos’ta doğan Sophokles, Atina’ya bağlı ama merkezden uzak konumda yaşayan bir yazardı. Bu fiziksel mesafe, hem siyasi olayları dışarıdan gözlemleme fırsatı yaratmış hem de tragedyalardaki keskin kader vurgusunun temelini oluşturmuştur.
“Oidipus Kolonos’ta” adlı eserinde doğduğu kasabanın mitolojik anlamını açığa çıkarması da, kişinin kendi coğrafyasının düşünsel altyapıyı nasıl şekillendirdiğini gösterir. Yaşadığı dönem, mekân ve kültür; Oidipus’un kaderi, körleşmesi ve kendini gerçekleştiren yolculuğu için güçlü bir arka plan oluşturur.
Freud’un psikanalize katkısı tartışmasızdır; ancak onun kavramsal üretimi hiç de lineer değildir. Kuramlarını sık sık yeniden değerlendirdiği, hatta bazı kavramları tamamen dönüştürdüğü bilinir. Aynı biçimde kızı Anna Freud’un çocuk psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalar da psikanalizin gelişiminde önemli bir yere sahiptir.
Freud’un düşünsel etkilenmeleri de önemlidir: Örneğin Dostoyevski’ye duyduğu hayranlık, Anna O. vakası gibi klinik deneyimler ve kuramı besleyen kişisel ilişkiler… Tüm bu yapılar, Oidipus Kompleksi’nin yalnızca mitolojik bir hikâyeden değil, Freud’un kendi yaşam örgüsünden de beslendiğini düşündürür.
Freud’un ileri sürdüğü Oidipus Kompleksi, 3–6 yaş arasındaki çocuğun karşı cins ebeveyne yönelen doğal yakınlığına ve aynı cins ebeveynle yaşanan rekabet hissine dayanır.
Cinselliği bir dürtü olarak ele aldığı için bu model şaşırtıcı değildir; fakat kuramın temel örnek olarak Kral Oidipus mitine dayanması sorunlu bir eşleşmedir.
Cinsellik; tıpkı yemek yeme, barınma ya da temas kurma gibi doğal bir ihtiyaçtır. Bu nedenle bir çocuğun karşı cins ebeveynle ilk temas yoluyla yakınlık geliştirmesi, kendiliğinden “cinsel arzu” anlamına gelmez; gelişimsel bir gerekliliktir.
Buradaki mesele, Freud’un fenomeni doğru gözlemlemesine rağmen anlatım biçiminin aşırı doğrudan olmasıdır. Mit, kehaneti ve kaderi merkeze alırken; Freud bunu içsel bir cinsel çatışmaya indirger. Oysa mitin anlatısı cinsellikten çok yazgının kaçınılmazlığıyla ilgilidir.
Oidipus’un doğumu, Apollon tarafından bildirilen bir kehanetle gölgelenir: Babasını öldürüp annesiyle evlenecektir. Bu kehaneti önlemek için bebeği dağa terk eden ebeveynler, ironik biçimde kehanetin işlemesine zemin hazırlar.
Oidipus yıllar sonra gerçekle yüzleştiğinde kaçmaya yönelir. Fakat kaçtığı yol, onu tam da kehanetin içerisine sürükler. Babası olduğunu bilmediği adamı öldürmesi, insan doğasının “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” temasına güçlü bir örnek oluşturur.
Mitin cinsellik bağlamında ele alınması ise şu açıdan anlamlıdır:
Anne figürü hem doğurganlığı hem de cinsel statüyü temsil eder. Vajina, hem yaşam başlangıcının hem de cinselliğin metaforudur. Bu nedenle Oidipus’un anne figürüyle olan teması, dürtüsel düzeyde doğallığın bir yansıması olarak da okunabilir.
Oğulun baba ile çatışmasını açıklayan Oidipus Kompleksi kadar, kız çocuğun anneyle yaşadığı rekabeti anlatan Elektra Kompleksi de mitolojik bir dayanağa sahiptir. Sophokles’in Elektra adlı eseri, kıskançlık–otorite–ebeveyn ilişkisini dramatik şekilde işler.
Mitlerdeki taht kavgası metaforu, aslında aynı cins ebeveynle yaşanan güç rekabetinin simgesidir. Oidipus’un babasını öldürmesi bilinçsiz bir saldırganlıktan çok, bu rekabetin mitolojik biçimde büyütülmüş hâlidir.
İnsancıl psikolojide cinsellik, insanın kendini gerçekleştirme sürecinin doğal bir parçası olarak görülür. Oidipus’un kehaneti istemeden de olsa gerçekleştirmesi, kişinin içsel eğilimleri, kaçışları ve dürtüleri arasındaki etkileşimin dramatik bir göstergesidir.
Mit aracılığıyla şunu da görebiliriz: Çocukluk deneyimleri ve ebeveyn figürleri, yetişkinlikteki bağlanma, cinsellik ve duygusal düzenleme süreçleri üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir.
Felsefe, tüm bilimlerin zeminini oluşturan bir kök sistem gibidir. Psikolojinin kavramları da, tıpkı bir bedenin anne rahminden çıkması gibi, felsefenin bağrından doğmuştur. Kuramların adını bilmek yeterli değildir; onları anlamak için tarihsel ve düşünsel kaynaklarına dönmek gerekir.
Bugün hâlâ Kral Oidipus’u tartışabiliyor olmamız, bir mitin kuramları, kuramların ise insan doğası üzerine düşünmeyi nasıl harekete geçirdiğini gösteriyor.
:)
:)